30 Ekim 2011

Anonsun arkasındaki gerçekler

Anonsun arkasındaki gerçekler

Her uçuş öncesinde acil durumlarda neler yapılması gerektiği anlatan kabin memurlarını kaç yolcu dinliyor? Kuralları hatırlatan videoları kim seyrediyor? Hayat kurtaran anonsun arkasındaki gerçekleri biliyor musunuz? Bu yazı birçok yabancı yayında da yer alan anons haberlerinden derlenmiştir. Tekrar etmenin ne çok yararı var diye düşündüm...

HAYAT KURTARAN ANONS - FOTO ANALİZ
“Sevgili yolcularımız, uçağımıza hoş geldiniz. Lütfen kemerlerinizi bağlayın. Koltuğunuzu dik konuma getirin. Masalarınızı kapatın. Eğer bunu yapmanızı istemeseydik, uçağımızın kabini askeri nakliye uçakları gibi tasarlanırdı. Sırtınızı pencereye doğru verir ve sürekli dik oturmak zorunda kalırdınız. Yemek yiyecek tepsiniz de olmazdı. Tabii ki hiçbir yolcumuz bizim uçaklarımızla uçmak istemezdi. 
ÖLMEMEK İÇİN KEMERLERİNİZİ BAĞLAYIN
Sadece iniş-kalkış sırasında değil, oturduğunuz sürece kemerlerinizi bağlayın. Unutmayın, uçağımız pilotlarımızın radarda göremeyeceği ‘açık hava türbülansı’ ile her an burun buruna gelebilir. Her yıl 10 bin yolcu kemerini bağlamadığı için ağır yaralanıyor. Sizi korkutmak istemeyiz ama oturduğunuz sürece kemerinizi sıkı bağlayın. Gevşek bağlamak kendinizi kandırmaktan başka bir işe yaramaz. Ciddi bir türbülansta kemeriniz gevşekse içinden sıyrılıp başınız tavana vurursunuz ve boyun kırılması kaçınılmaz olur.
ÇANTANIZIN KATİL OLMASINI İSTER MİSİNİZ

El bagajınızı baş üstü dolaplarına veya önünüzdeki koltuğun altına koyun. Acil bir durumda kucağınızda taşıdığınız çanta büyük bir hızla kontrolsüz olarak kabin içinde etrafa çarpmaya başlayacak. Ne kadar hafif olursa olsun arkaya doğru uçarken ağırlığı, hızı nedeniyle artacaktır. Birçok olayda kabinde savrulan bir çantanın pek çok yolcunun başının kopmasına yol açtığı belirlenmiştir. Ayaklarınızın önüne koyduğunuz, ara sıra içinden ihtiyaçlarınızı aldığınız çanta onlarca yolcunun hayatını tehdit eden bir gülledir aslında. Sizin bu konudaki ihmaliniz etrafınızdakilere büyük zarar verecektir. Çantanız biraz iriyse tahliyede sizin ve yanınızdaki yolcuların ayağa kalkmasını da engelleyecektir. Ya da çanta sapları ayağa dolanacak ve kaçışan yolcunun yere düşmesine ve sonrasında diğer yolcularında onun üzerine kapaklanmasına neden olacaktır.
ACİL ÇIKIŞ KAPILARINI ARAMAYIN
şimdi kabin memurlarımız size acil çıkış kapılarının yerlerini gösterecek. Lütfen bulmaca çözmeye bir dakika ara verin ve bizi dinleyin. Pek çok tahliyede yolcular en yakın acil çıkış kapısının yerini bilmediği için zaman kaybetti. Panikle ileri-geri koşarken koridoru tıkadı. ızdiham çıktı. Yolcular birbirini ezdi ve sağ salim uçaktan çıkabilecekken hayatını kaybetti.
CEP TELEFONUNUZU KAPATIN
Cep telefonları bu kadar zararlı olsaydı, uçağa cep telefonuyla binmenize izin verilmezdi. Zaman zaman elektronik aletler özellikle uçağın seyrüsefer sistemlerinde bozulmalara neden oluyor. Bu, çok kesin olarak belirlenmiş değil. Sorun da kesin belirleme olmamasından kaynaklanıyor. GSM şebekelerinde sistemin sinyal yağmurlaması yüksek irtifalarda geçerli değildir. Ama bilinmeyeni çok olduğu için siz yine de cep telefonunu kapatın ya da uçuş moduna alın.
CAN YELEKLERİNİ KAPIDA ŞİŞİRİN
Can yelekleriniz koltuğunuzun altındadır. Ama merak edip hemen yerinden çıkarmayın. Hatta bunları çalıp plajda kullanmaya da kalkmayın. Pilotlarımız suya inmeye karar verirse ki bunun eğitimini her altı ayda bir görüyorlar, can yeleklerinizi giyin. Ama oturduğunuz yerden şişirmeye kalkmayın. Koridoru tıkayıp tahliyeyi faciaya dönüştürebilirsiniz. Can yeleklerinin kapı çıkışında şişirileceğini sakın unutmayın. Uçaktaki 100 yolcu can yeleğini aynı anda şişirse 200 hatta 250 yolculuk yer kaplar ki, bu bir facianın nedenidir. ‘Hiç yolcu uçağı suya iner mi?’ diye dalga da geçmeyin. Kalkışta motorlarına kuş çarpması nedeniyle New York’ta Hudson Nehri’ne mecburi iniş yapan uçağı hatırlayın.
TOPUKLU AYAKKABILARINIZI ÇIKARTIN
Acil durumda uçağı terk ederken kapıdaki ‘slide’ olarak adlandırılan şişme kaydırakları kullanacaksınız. Suya inişte bu kaydıraklar sal görevi görecek. Tahliye sırasında slide’ları patlatmamak için sivri, topuklu ayakkabılarınızı çıkartın. Arkanızdan gelenin patlamış bir slide kullanmasına, kendini yaralamasına neden olmayın. Patlamış bir slide bir işe yaramaz. Aksine sizden sonra gelenlerin hayatını söndürür. Ayrıca topuklu ayakkabıyla koşmaya da çalışmayın. Kesinlikle düşersiniz.
OKSİJEN MASKESİNDEN GÜRÜL GÜRÜL HAVA GELMEZ
Uçakta kabin basıncı kaybı yaşanırsa, baş üstündeki kapaklar açılacak, oksijen maskeleri dökülecek. Maskeyi taktığınızda gürül gürül oksijen gelmez. Özel kimyasal karışımıyla elde edilen oksijeni soluyacaksınız. Pilotlarımız kabin basıncına gerek olmayan 3 bin 300 metreye hızla alçalacaktır. Bu süre içinde kimyasal karışım oksijen ihtiyacı için yeterli olacaktır. Çocuğunuzla uçuyorsanız, “önce çocuğum” demeyin. Maskenizi takmazsanız yani beyninize oksijen gitmiyorsa ne kendinizi ne de yavrunuzu kurtaramazsınız. Maskeden oksijen solurken normal nefes alın.
KİMSE ACIKTIĞI İÇİN UÇAĞA BİNMEZ
Kalkıştan sonra ikram servisimiz başlayacaktır. Bunun amacı siz yolcularımızı oyalamaktır. Kimse karnı acıktığı için veya bir şeyler içmek için uçağa binmez. ıkram beklentisi her yolcuda vardır. Özellikle uzun uçuşlarda ipin ucunu kaçırmayın. Az yemek sağlığınız için her zaman iyidir. Yukarıda yani 10 bin metrede tıka basa yemek, aşırı doymak hastalıklarınızı tetikleyecek, korkunuzu artıracak, nefes almanızı zorlaştıracaktır. Güzelim uçuş azaba dönecektir.
EMNİYET KARTLARINI ÇALMAYIN
Kuralların yazılı olduğu emniyet kartları koltukların ön cebinde bulunuyor. Lütfen bu kartı dikkatle inceleyin. Ama hatıra olsun diye çalmayın. Unutmayın, sizden sonraki yolcular bu kartlara bakarak hayatlarını kurtaracak. Bu kartları çalıp piknikte kömür ateşinin sönmesini engellemek için kullananlar bile var. Sakın bunu aklınızdan bile geçirmeyin.

Böyle geniş içerikli bir anonsu muhtemelen hiçbir havayolunda duyamayacaksınız. Ama gerçekler bunlar. İyi uçuşlar”

25 Kasım 2010

Sanal refah tehlikeli olabilir [Mahfi Eğilmez]

Sabit kur rejimi uygulanırken sanal zenginlik yaratmanın yolu çok maliyetliydi. Örneğin Türkiye, 1970’lerde pahalı ithal ettiği petrolü ucuza satar, böylece insanların satın alma gücünü yüksek tutmaya çalışırdı. Bu politika sonucu bütçe açıkları verir, para basarak bu açığı finanse etmeye çabalardı. 1970’ler boyunca bu nedenle bütçe açıkları genişledi, ardından enflasyon arttı, sonunda döviz gelirleri döviz giderlerini karşılayamaz hale geldi. Türkiye’nin 70 cent’e muhtaç duruma düşmesi böyle oldu. 1990’larda bu kez kamu iktisadi teşebbüslerinin malları ucuz satılır ya da üreticinin malları pahalı alınır oldu. Bu yolla sanal refah sağlandı. Bu kez de bütçe açıkları borçlanmayla finanse edildi. Bir süre sonra faizler taşınamaz noktaya gelince ekonomi çöktü. Bu eğilimler yalnızca Türkiye’ye özgü değildi. Farklı biçimlerde gelişme yolundaki ekonomilerin çoğunda sanal refah artışları sağlanmıştı. Güney Amerika ülkeleri bunların başında geliyordu.

Yalancı zenginlik
2000’lerde küreselleşmeyle birlikte ekonomiler birbirlerine çok daha bağımlı hale geldiler. Bu kez dalgalı kur sabit kurun yerini aldı. Gelişmekte olan ekonomilerdeki yüksek faizler ve yüksek getiriler likidite açısından çekici hale gelmeye başladı. Gelişmiş ekonomilerin likidite fazlası gelişmekte olan ekonomilere aktı ve bu ekonomilerin paraları değerlenmeye başladı. Bu kez önceki dönemlerden farklı olarak kurdan kaynaklanan bir sanal refah artışı ortaya çıktı. Türk Lirası’nın bugün dolar karşısındaki değeri 1.45 oysa olması gereken kur 1.9. Bu durumda Türkler dolarla satılan malları alırken kendilerini olduğundan daha zengin hissediyorlar. ABD’de 5 dolara satılan bir malı bugünkü kurla satın alan bir Türk bu mala 7.25 TL ödüyor. Oysa kur 1.9 olsa bu mala ödeyeceği para 9.5 TL olacaktı. TL, yabancı paralar karşısında değerlendikçe, yani kur düşük kaldıkça, ithalat artıyor. İthalat artınca da iki sonuç ortaya çıkıyor: (1) Cari açığımız büyüyor, (2) Vergi gelirlerimiz artıyor ve bütçe açığımız küçülüyor.
Ödemeler dengemiz yıllık temelde bakıldığında eylül ayı itibariyle 37.1 milyar dolar açık vermiş durumda. Bu gidişle yıl sonunda cari açık 45 milyar doları bulacak. Geçen yılki cari açığın 14 milyar dolar olduğunu, krizden hemen önce ise 45 milyar doları aştığında herkesi endişeye yönelttiğini hatırlamakta yarar olduğunu düşünüyorum. Bütçe açığımız ocak-ekim döneminde 23.1 milyar TL olarak gerçekleşmiş bulunuyor. Bütçe açığının geçen yılın aynı döneminde 43.2 milyar TL olduğunu dikkate alırsak ciddi bir sıkılaşma olduğunu görüyoruz. Bu sıkılaşma bizim yönlendirdiğimiz bir sıkılaşma mı yoksa cari açığa bağlı bir sıkılaşma mı? Yanıtlanması gereken soru bu. Faiz dışı giderler enflasyonun üzerinde, yüzde 12 oranında, artarken vergi gelirleri faiz dışı giderlerin neredeyse iki katı fazla, yüzde 22 oranında, artış göstermiş. Ayrıntılara baktığımızda görüyoruz ki bu artışın çok büyük bölümü ithalde alınan KDV ile ithal edilmiş malların satışından alınan ÖTV’deki artıştan kaynaklanıyor. Yani aslında sıkılaştırmada bizim pek bir katkımız yok: İthalat arttıkça vergi gelirleri artıyor, bütçe denkleşiyor. Ne var ki cari açık artışıyla bütçe denkleştirmek sürdürülebilir bir yöntem değil.
Düşük kurun sağladığı sanal refah gerçeklerin görülmesini önleyerek gereksiz balonlar oluşmasına yol açıyor. Türkiye ve diğer gelişmekte olan ekonomileri bekleyen en önemli tehlike budur.
 [Radikal Gazetesi] [25 Kasım 2010]

24 Kasım 2010

Düşünmeyi Öğretmek [Yılmaz ÖZDİL]

Öğretmenim canım benim

Teflon tavaya hiçbir şey yapışmadığına göre, teflon o tavaya nasıl yapışıyor?


Yüzme zayıflatıyorsa, balinanın stili mi yanlış? Fatih Sultan Mehmet bizim şerefli ecdadımız olduğuna göre, henüz beşikteyken boğdurduğu kardeşleri Bizanslıların haysiyetsiz ecdadı mıydı? Yumurta kolesterolü azdırıyorsa, kalpten gitmemek için niye tavuk eti yiyoruz?

*
Yaş otuz beş, yolun yarısı eder, Dante gibi ortasındayız ömrün’ü papağan gibi tekrar etmesi güzel de, 70 yaşında mı rahmetli oldu Dante?

Eğitim şart’sa, annesi öğretmen olduğu halde üniversite bile okumayan Bill Gates, malı nasıl götürdü?

*
Mustafa Kemal neden müselles’e üçgen demiştir, üçyan dememiştir? Futbol, korner, faul, penaltı, gol, ofsayt, forvet, frikik, maç, pas, skor İngilizceden... Hakem niye Arapçadan?

*
Düşünmeyiz çünkü...
Ezberleriz sadece.

*
Mercidabık mesela...
Nerdedir?

*
Büyükçekmece Gölü’nün yüzölçümü Küçükçekmece Gölü’nden küçük...
E niye büyük?

*
“Azı karar çoğu zarar” ise, “fazla mal göz çıkarmaz” neyin nesi? Atalarımız mı çok kararsızdı, yoksa bazı atalarımız yavşak mıydı?

*
Ölü poposuna pamuk tıkar gibi bilgi sokmaya çalışıyoruz genç zihinlere...

Netice?

Neden’ler yerine sonuç’larla ilgilenen sistemin kaçınılmaz hezimetidir bu.

*
Bakın, geçenlerde Başbakanımız aldı eline tebeşiri, milli eğitim vizyonumuzu kelime kelime yazdı karatahtaya:

Oku, Düşün, Uygula, Neticelendir...

Herkes pek beğendi, alkışladı.

*
Halbuki az düşününce...

Topluyorsun başharflerini:

ODUN çıkıyor!

*
O nedenle, sınıflar 60’ar, 70’er kişi... O nedenle, öğretmen maaşları yerlerde sürünüyor. O nedenle, geçinmek için pazarda limon satıyorlar. O nedenle, gelişmiş ülke insanından hiçbir zekâ eksiği olmayan bir millet, moron gibi dolaşıyor ortalıkta... O nedenle, işsizlerimiz diplomalı.

*
Çünkü, ne kalabalık nüfustur aslında sorun, ne de ülkenin gariban olması... İneklerin sindirim sistemini ezberletiyoruz, düşünmeyi öğretmiyoruz çocuklarımıza...

Temel sorun budur.

*
“Camdan dışarı bakın, ilk ne görüyorsunuz?” diye soran ve “cam” cevabını vermeyenlere sıfır veren bir öğretmenin... “Bakarkör” olmamızı engelleyen bir öğretmenin öğrencisidir bu satırların yazarı...

Dün aradı beni, “Öğretmenler Günü’nü yaz” dedi. Yazıyorum.

*
Değerli öğretmenler...

“Ne yapalım, müfredat böyle, araç gerecimiz eksik, kalorifer yok, hademe az, bilgisayar pahalı” filan, bırakın artık bunları... Düşünmeyi öğretmenin maliyeti, sıfır lira.

[Hürriyet Gazetesi] [24 Kasım 2010]

02 Kasım 2010

Az demişiz [Oktay EKŞİ]

GEÇENLERDE bir tepkimizi dile getirirken Çevre ve Orman Bakanı Prof. Dr. Veysel Eroğlu'nun “neyin bakanı?” olduğunu sormuştuk. Meğer bu laf tam yerine oturuyormuş. Onu da Çevre Bakanı'nın, “cennet” güzelliğindeki İkizdere Vadisi'nde 22 adet hidroelektrik baraj yapılmasını engelleyen sit kararına gösterdiği tepkiyle anladık.

Konunun bir “hukuki” tarafı da var ama, ona gelmeden değinelim:

Veysel Eroğlu'nun aslında Çevre Bakanı anlayışıyla değil “Çevre Düşmanlığı Bakanı” gibi görev yaptığını gösteren son haberi, arkadaşımız Nuray Babacan dün bildirdi:

İkizdere Vadisi'nde Hidroeldektrik Santrallar (HES) kurmak için baraj inşa edilmesine biliyorsunuz önce yöredeki bilinçli insanlar karşı çıktı.

Çünkü her barajın yöredeki tabiatı mahvedeceği aşikârdı. İkizdereliler belki de Veysel Eroğlu'nun sıfatına bakıp kendilerini destekleyeceğini sanmışlardı.
Oysa Eroğlu kendisini hâlâ Devlet Su İşleri Genel Müdürü koltuğunda oturuyor sandığı için tam tersini yaptı:

Tam bir çevre düşmanı gibi HES yapımında ısrar etti. Ama Trabzon'daki Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu geçen gün İkizdere Vadisi'ni “sit alanı” ilan edip de baraj yapımını durdurunca aynen Başbakan Tayyip Erdoğan gibi o da küplere bindi.

“HES'lere karşı çıkanlar Avrupa'dan finanse ediliyor” diyen Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız gibi (3 Eylül 2010 gazeteler) o da tuttu, “ülkesini seven, enerjide dışa bağımlılığın azalmasını isteyen vatansever çevrecilerin de olduğunu” söyleyerek kendisini eleştirenlerin hareketini “vatan hainliği” ile açıkladı.

Meğer o da yetmemişmiş.

Nuray Babacan'ın haberi işte onu ortaya koyuyor. Çünkü haberde “İkizdere Vadisi”nin “sit alanı” olduğuna karar veren Kurulun elindeki yetkinin oradan alınıp Çevre Bakanlığı'na verilmesini öngören bir yasal değişikliğin Meclis'e sunulduğu bildiriliyor.

Şimdi görürsünüz Türkiye'nin güzelliklerinin ırzına nasıl geçildiğini...

Yukarıda Veysel Eroğlu'nun sıfatı ile yaptığının birbirine zıt olduğundan söz etmiştik. Bunun “hukuki” zeminini de söyleyelim:

Biliyorsunuz devletin her kurumunun varlığı, onunla ilgili yasa hükmüne dayanır. Açın Çevre ve Orman Bakanlığı'nın kuruluş yasasını okuyun. Burada Çevre ve Orman Bakanlığı'nın, “baraj” yapmasına izin veren tek kelimelik bir hüküm yok.

Tam tersine yasa, Çevre Bakanı'na, bu sıfatıyla ilgili tam 13 adet görev vermiş. Onlardan biri olarak da “Çevreye olumsuz etkileri olan her türlü faaliyeti ülke bütününde izlemesini ve denetlemesini” emretmiş.

Ama anlaşılan bir kararla Devlet Su İşleri'ni Çevre Bakanı'na bağlamışlar yani “kümesi tilkiye teslim edip” meseleyi çözmüşler.

Biliyorsunuz “ileri demokrasi” ve yeni “hukuk devleti” anlayışıyla yönetiliyoruz ya...

Bu anlayış, Anadolu'daki 2000'den fazla akarsuyu, o yörenin tabiatına ne zarar vereceğini hesaba katmadan tuttu “Baraj yapıp elektrik üreteceğim, bunu da devlete satacağım” diyen şirketlere 49 yıl için peşkeş çekti.

Şimdi, her şeyi satan işte o zihniyetin marifetlerini görüyoruz.

[Hürriyet Gazetesi]

25 Ekim 2010

G-20’nin ‘ kur andı’ tutarsa... [Erdal SAĞLAM]

PİYASALARIN gözü kulağı hafta sonunda Güney Kore’de yapılan G-20 toplantısındaydı. Daha çok da “kur savaşları” için bir karar çıkıp çıkmayacağını, çıkarsa ne içereceğini bekliyorlardı.

G-20 toplantısının ardından açıklanan sonuç bildirgesinde “Piyasaların belirlediği döviz kuru oranlarını gözeteceğimizi ve rekabetçi devalüasyonlardan kaçınacağımızı taahhüt ediyoruz” denildi. Yani bir tür “kur andı” yayımlandı. “And içerim” gibi bir şey yani?
G-20’nin içtiği “kur andı”nın tutma ihtimali, daha doğrusu ülkelerin bu anda sadık kalma ihtimali nedir derseniz, bence çok zor?
Küresel krizden çıkışta aldığı kararlarla öne çıkan G-20 ülkeleri, çıkış sürecinde ise menfaatler çok farklılaştığı için, birlikte hareket etmeyi bıraktı. Krizden çıkış önlemlerinin yarattığı sonuçlar artık her ülkeyi farklı etkilemeye başlamış, küresel dengesizlikler iyice açığa çıkmaya başlamıştı?
İşte bu nedenle ulusal paraların rekabet gücünü korumak için,bizim dışımızda, hemen her ülke bir şeyler yapmaya başladı. En çok da bütün baskılara rağmen Çin’in ulusal parasının değer kazanmasına izin vermemesi, tedirginlikleri iyice artırdı. G-20 öncesinde kur savaşlarının ticaret savaşlarına yol açmasından endişe ediliyor, dengesizliklerin iyice artacağı korkusu dile getiriliyordu. G-20’den çıkan bu karar ticaret savaşlarını önleme tedbiri olarak yorumlandı.
Bence bu andın tutulması, her ülkenin bu anda uyup, gerçekten piyasanın belirlediği kurlara izin vermesi, bir başka deyişle kendi ulusal para değerini gerçek dalgalanmaya bırakması çok zor. Bir düşünün; Çin tüm baskılara rağmen ulusal parasına değer kazandırmamış, iç tüketimini artırmıyor, G-20 toplantısı öncesi göstermelik bir çeyrek puanlık faiz artırımına gitmiş, şimdi tutup parasının değerini mi artırmaya başlayacak?
Çin hazır yakaladığı “çok yoğun pazar kapma imkanı”nı sizce harcamak ister mi?

TÜRKİYE KURALLARA UYDU DA...

Toplantılara katılan Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Ali Babacan, sonuç bildirgesinden önce A.A.’ya yaptığı açıklamada, bu andın ipuçlarını vermişti. Ülkelerin suni bir şekilde paralarının değeriyle oynayıp, para değeri üzerinden geçici avantaj sağlamaya çalışmalarının ne kadar yanlış olduğu, uzun vadede bunun ne kadar zararlı olacağı konusunda G-20’de bir mutabakat oluştuğunu kaderden Babacan, bu sonucun çıkmasını önemli bir adım olarak da niteliyor.
Ancak belli ki Babacan’ın da uygulama konusunda, yani anda sadık kalınacağı hakkında ciddi endişeleri var. Bundan sonra uygulamaya bakacaklarını ifade eden Babacan, “Ülkelerin farklı uygulamalara yönelip yönelmeyeceği, uygulamalarını değişik kılıflara sokmaya çalışıp çalışmayacaklarını” da yakından izleyeceklerini ifade etmiş.
Babacan kurlarla ilgili Türkiye’deki uygulamalara yönelik soruya verdiği yanıtta ise “akıllı, güvene dayalı, uzun vadeli uygulamalara” yöneldiklerini belirterek, temel önceliklerinin istikrar olduğunu söylemiş.
Babacan’ın konuşmasında G-20’de Türkiye ile özel bir sorun dile getirilmediği, kendilerinin saptanan kurallara uyarak adım attıklarını söylediklerine şahit oluyoruz. Bence Babacan haklı bir noktaya parmak basıyor; gerçekten de krizle birlikte Türkiye, iyi mi kötü mü bilemem ama, G-20’deki hemen her karara harfiyen uymuş gözüküyor.
Bu arada Babacan’ın cari açıkla ilgili itiraflarını da izliyoruz. Babacan, kısa vadede bu cari açıkla yaşamak zorunda olduğumuzu, cari açığın finansmanını “şöyle ya da böyle” yapmak durumunda olduğumuzu söylemiş. Ardından da bu sorunun çözümünün yapısal tedbirlerde olduğunun altını çizmiş.
2007’den bu yana, “aksi takdirde sorun çözülmez tam zamanıdır” dediğimiz ama hükümetin o tarihten sonra hiç yanaşmadığı yapısal tedbirleri söylüyor. Yani IMF ile anlaşmanın tamamlanmasından sonraki süreçten söz ediyoruz. İhracatçılar dahil, “IMF gitsin” korosuna karşı “IMF’siz yapısal tedbir alınamıyor” demiştik, şimdi anlaşılıyor mu acaba?


[Hürriyet Gazetesi] [25 Ekim 2010]

Gelen ve giden yabancı yatırım [Yaman Törüner]

Bir ülkenin diğer ülkelere göre dış borçluluk durumunu belirlerken, en az aşağıdaki 10 başlık altında inceleme ve diğer ülkelerle karşılaştırma yapılması gerekiyor:
Kamu sektörünün ve özel sektörün dış borcunun büyüklüğü.
Ülkenin kamu sektörü ve özel sektörünün, varsa diğer ülkelere verdiği borcun büyüklüğü.
Ülkenin merkez bankası ve bankaları dahil döviz ve altın rezervlerinin büyüklüğü.
Ülke merkez bankası ve bankalarının döviz ve altın rezervlerini nerede tuttukları.
Ülkeye dışarıdan gelen birikimli doğrudan yatırım tutarı.
Ülkenin dışarıya yaptığı birikimli doğrudan yatırım tutarı.
Ülkenin borsalarına dışarıdan yapılan yatırımlar.
Ülke vatandaş ve şirketlerinin diğer ülkelerin borsalarına yaptıkları yatırım.
Yabancı ülke vatandaş ve şirketlerinin ülke bankalarında tuttukları mevduat.
Ülke vatandaş ve şirketlerinin yabancı ülke bankalarında tuttukları mevduat.
Bunlara ilaveten, dış ticaret verilerinin, tüm verilerin ülke ekonomik büyüklüklerine oranlarının ve verilerdeki artış hızının da göz önünde tutulması lazım.

Doğrudan yatırım
Bu bölümde, ülkelere gelen doğrudan yatırım ile ülke vatandaş ve şirketlerinin diğer ülkelerde yaptığı doğrudan yatırımları birikimli olarak(stok) karşılaştırıyorum. CIA The World Fact Book’tan aldığım, 2010 yılı başı itibariyle milyar dolar bazında gerçekleşen ve borsalara yapılan sıcak para yatırımlarını hesaba katmayan seçilmiş ülkelere ait veriler şöyle:

Birinci sütundaki “ülkeye gelen doğrudan yabancı yatırımlar stoku” büyükten küçüğe doğru sıralanmış. Bazı ülkeler, kendisinde  yapılandan fazla miktarda yatırımı dış ülkelerde yaparken, diğer bazı ülkeler dışarıya fazla yatırım yapmıyor. Gelişmiş ülkeler genellikle, kendi ülkelerine gelenden fazla yatırımı diğer ülkelere yapıyorlar. Belçika’daki farklılık, Avrupa Birliği’nin merkezinin Brüksel seçilmesi nedeniyle oluşmuş. Çin, bu dengeyi fark etmiş olmalı ki, bizim gibi ülkelere daha fazla yatırım yapacak. Türkiye’nin ise, gideceği daha çok yol var.
[Milliyet Gazetesi] [25 Ekim 2010]

21 Ekim 2010

AB’ye üyelik yolu şimdi tam tıkandı [Kadri Yüksel]

Birkaç gün öncesine kadar, AB’yle üyelik müzakerelerinin çıkmazdan kurtarılması için küçük de olsa bir umut vardı...
KKTC limanlarından AB ülkelerine ticaret yapılmasına imkân veren “Doğrudan Ticaret Tüzüğü” AB tarafından uygulamaya konulabilse ve Türkiye’nin bu koşulunun yerine getirilmesi sonucunda Türk hava ve deniz limanları Rumlara açılabilseydi...
AB de bunun karşılığında Türkiye’nin limanlarını Rumlara kapalı tutması nedeniyle açılmasını engellediği sekiz başlığı askıdan indirecekti... Daha önce açılmış bulunan ve fakat yine aynı sebeple AB tarafından kapattırılmayan müzakere başlıklarıyla da vedalaşmak artık mümkün olacaktı. 
AB’deki bazı karar mekanizmalarında veto hakkını ortadan kaldırarak nitelikli çoğunluğa kapıyı açan Lizbon Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden sonra, bütün bunların olabilmesi için bir umut vardı. İşler yolunda gitseydi, Türkiye nihayet tam üyelik yolunda önemli bir mesafe kat etti ve şimdi yeni etaplara hazırlanıyor diye sevinebilecektik...
Geçen pazartesi itibarı ile artık bu umutların mevcudiyetinden maalesef söz edemiyoruz.
Umut neden kaf dağının ardına düştü, okuma zahmetine katlanacak meraklılar için cevabı aşağıda:
Türkiye, müzakereler için başlangıç tarihi aldığı 2004 sonundaki AB zirvesinde, limanlarını Rum Kesimi’ne açacağı hususunda resmi teminat verdi, ancak herhangi bir vade ile kendisini bağlamadı.
Türkiye ile AB arasındaki ilişkilerin temelini oluşturan 1963 tarihli Ankara Antlaşması hükümlerinin, 2004’te AB’ye üye olan Rum Kesimi’ne teşmil edilmesi bir hukuki yükümlülüktü ve bunun uygulamadaki şartlarından biri de Türk limanlarının Rumlara açılmasıydı.
Bu arada Kıbrıs’ta 2004’te düzenlenen “Annan Planı” referandumundan sonra AB Dışişleri Bakanları, Kıbrıs Türklerinin çözümü desteklemesinin bir “mükâfatı” olarak üç ayaklı bir iyileştirme paketinde anlaştılar. AB’deki Rum engeli nedeniyle bugüne kadar bir türlü uygulanma imkânı bulamayan “Doğrudan Ticaret Tüzüğü” bunlar arasındaydı. Uygulansaydı, Türk bölgesi üzerindeki izolasyon bir nebze hafifleyecekti. Diğer ikisi, Yeşil Hat ve Mali Yardım tüzükleri ise iyi ya da kötü hayata geçirilebildi.
Türkiye ise aslında birbirinden ayrı iki hukuki süreç olan “doğrudan ticaret” ile “limanların açılması” konuları arasında, Kıbrıs sorununun siyasi doğası gereği çapraz bir ilişki kurdu ve Rumlara limanları açmayı, AB’nin “doğrudan ticaret”i fiile geçirmesi koşuluna bağladı.
Böyle olunca da, Rumların “KKTC’nin tanınması anlamına gelir” diyerek “doğrudan ticaret”i engellemesi sonucunda Türk limanlarının Rumlara kapalı tutulması, Türkiye’nin AB’ye üyelik müzakerelerini büyük ölçüde tıkadı.
“Doğrudan Ticaret Tüzüğü”, hazırlandığından bu yana Rum engeli nedeniyle AB Komisyonu’nda bekletiliyordu ki 2009 sonunda Lizbon Antlaşması yürürlüğe girince Rum vetosunu aşmak için bir umut belirdi.
Tüzük, “uluslararası ticaret” başlığı altında ele alındığı takdirde, Avrupa Parlamentosu (AP) Genel Kurulu’nda kabul edildikten sonra AB Konseyi’nde Lizbon Antlaşması gereği nitelikli çoğunluk esasına göre oylanacak ve Rum vetosu işlemeyecekti.
Neticede AB Komisyonu “Doğrudan Ticaret Tüzüğü”nün uluslararası ticareti ilgilendirdiği görüşünü ileri sürerek belgeyi geçen haziranda AP’ye gönderdi.
Bu aşamada Rum itirazları yine etkili oldu... Belgenin uluslararası ticaret konusu değil, Rum Kesimi’nin AB’ye üyeliğini düzenleyen 2003 tarihli Katılım Antlaşması’na ek 10. Protokol zemininde ele alınması gerektiğini ileri süren Rumlar yoğun lobi yaparak konunun incelenmek üzere “Hukuk İşleri Komisyonu”na havale edilmesini başardılar.
Komisyon geçen pazartesi yayımladığı raporda Rumların, “Tüzük uluslararası ticaret konusu yapılırsa bu, Yeşil Hat’tın AB’nin dış sınırı olarak tanınması anlamına gelir” şeklindeki görüşünü destekledi.
AP hukuk biriminin görüşü elbette bağlayıcı değil ama AP’den tersi yönde karar çıkması da mümkün görülmüyor.
Şimdi bu “Doğrudan Ticaret Tüzüğü”, 10. Protokol zemininde ele alınır, AP’den geçip AB Konseyi’ne gelirse Rum vetosuyla engellenir; Türkiye limanları açmaz; başlıklar askıdan inmez ve müzakere süreci bir süre sonra fiilen ölür. Çünkü açılabilecek sadece üç başlık var.
İşimiz Kıbrıs sorununa en kısa sürede çözüm bulunmasına, yani bir mucizeye kalmıştır.

[Milliyet Gazetesi][21 Ekim 2010]